arı | Dini güzel sözler - Dini, güzel, veciz, hikmetli sözler ve menkýbeler







      Diğer Sitelerimiz

25000 Veciz Söz
islami bilgiler

#57

Bizim için Kur’an-ı Kerim ve sünnetin dışında bir yol bir usul yoktur.

Ey Allah’ın kulları dünyaya düşkün olmayın. Haram ve şüpheli şeylerden çok sakının. Allah’ı her zaman ve her yerde çok zikredin.

#89

Mü’minin nazarı öyledir ki dünyadaki zevkü sefaya bakar arkasında cehennemi görür, meşakkat ve hizmete bakar, arkasında cenneti görür.

Abdülaziz Bekkine

#95

Bir anlık öfke her şeyi yok eder.
L. Glein

Öfke gelince akıl uçup gider.
Lessing

Hiddet ekilen yerden pişmanlık biçilir.
Alessandro Manzoni

Bütün kötülüklerin anahtarı hiddettir.
Cafer bin Muhammed

#105

 

Öfkenin başlangıcı çılgınlık, sonu pişmanlıktır.
Thomas Carlyle

 

Kızan bir kimse, aklı başına gelince bu sefer de kendisine kızar.
Publilius Cyrus

 

Öfkenin ateşi önce sahibini yakar, sonra kıvılcımı düşmana ya varır, ya varmaz.
Sadî 

 

#110

Nefsin istek ve arzuları peşinde koşmak kişiyi helâke sürükler. Ayrıca bu durum kulun, Hak yoldan uzaklaşmasına ve cehenneme sürüklemesine en büyük sebeptir.

#114

Müminlerin emiri Hz. Ömer (r.a.): ‘’Nefsin arzularına gem vurun. Çünkü nefsani arzular, insanı şerrin en kötüsüne götüren bir kılavuzdur. Hakikat nefse ağır ve acı, yanlış olan ise hafif ve hoş gelir. Ayrıca günahları terk etmek, işlenen günahlara tövbe etmekten daha kolaydır.’’ diye buyurmuştur.

 

#135

Filozof öyle bir pilottur ki, cennete götürmek isterken cehenneme sürükler.

#163

Ateşe tapan kimse, bin yıl o ateşi yaksa, içine düştüğünde ateş yine onu yakar.

#180

Bir kimsenin ilmi, kendisini Allah’ın yasaklarından men etmiyorsa, o kimse büyük tehlikede demektir.

#196

Kazanılan bir menfaat, kişinin ruhunu alçaltıyorsa, kalbini yaralıyor, vicdanını bozuyorsa, imanına ve ahiretine zarar veriyorsa bu zehirli menfaate heveslenmek akıl kârı değildir.

Bir mağazayı soyanlar, ceplerine bir şeyler koyarlar ama ruhları “hırsız” damgasını yer. Dışarıdan bakanlar ise, o ruhların perişan halini görmezler de ceplerinin kabarıklığına ilgi duyarlar.

#209

Salih zatlardan biri bir topluluğun yanına uğradı. Baktı ki bir doktor, oradakilere bazı hastalıkları ve tedavi yollarını anlatıyor. Salih zat doktora sordu:

Bedenleri tedavi ediyorsun, peki ya hasta kalpleri de tedavi edebilir misin?

Doktor:

Evet! Ama bana kalbinin hastalığını söylemelisin, dedi. Salih zat şöyle dedi:

Günahlar kalbimi kararttı. Bu yüzden kalbim katılaştı. Bunun bir ilacı var mı?

Doktor şöyle dedi:

Böyle bir kalbin ilacı gece gündüz yüce Allah’a yalvarıp yakarmak, dua ve istiğfar etmek, hiç vakit kaybetmeden Aziz ve Gaffar olan Allah’a itaat ve ibadet etmeye yönelmek, tövbe edip af dilemektir. İşte bunlar hasta kalplerin ilacıdır. Şifa, gaybı bilen Allah-ü Teâlâ’dandır.

Salih zat bu sözler üzerine şöyle dedi:

Sen ne iyi doktorsun! Kalbimin ilacını doğru tespit ettin, deyince doktor:

Doğrusu bu, tövbe edenin, samimiyetle hatalarından dönenin ilacı ancak budur. Tövbeleri kabul eden Allah’a yönelmektir, dedi.

#226

Dünya bir değirmedir. Önüne kattığını bir gün gelir öğütür.

#236

İnsan vücudu çıplak olarak fazlaca güneş ışınlarına maruz kalırsa, güneşten gelen ultraviyole (morötesi) ışınlar; cilt hücrelerindeki DNA yapılarını deforme ederek, cilt kanseri riskini artırır. Yapılan araştırmalara göre, bronzlaşma amacıyla sahillerin bol güneşli mevsimlerde dolu olması, son yıllarda cilt kanserini büyük oranda artırmıştır. Uluslar Arası Kanser Araştırma Enstitüsünün verilerine göre, en çok artan kanser türü ise; çoğunlukla genç kadınlarda görülen ve ölüm oranı yüksek olan Melanoma türü cilt kanseridir. Dermatologlar, bu kanser türünden korunma çaresinin; “Bronzlaşma alışkanlıklarından uzaklaşmak” olduğunu belirtmektedirler.

#242

Akıl insanların bağıdır, aşk bu bağları çözendir.

Akıl der ki: Taşkınlık etme!

Aşk der ki: Teklifsiz davran!

#257

Bu kahpe dünyayı çok seven kimsenin Rabbine isyanı, insanlığa ise hainliği çok olur.

 

#295

Cenab-ı Hak İsa (a.s)’a vahyetmiş ki:

-Ya İsa, İsrailoğullarına bildir ki, ben üzerinde kul hakkı olan veya karnında haram lokma bulunan bir kimsenin bana dua etmesini sevmem.

#306

Ben diyenin, maneviyat makamlarından nasibi yoktur. Ben diyen, kâinattan silinir gider.

#317

Felsefe, aklı ifsat edip kalbe inkar ve isyan tohumları eker.

#318

Korku aslında hiçbir şeye çare değildir.

Korku sadece zaferlerin, başarıların yolunu kesen, insanı umutsuzluğa, endişeye ve hezimete sürükleyen insanın kendisinin ürettiği ve başına sardığı bir beladır.

İman dolu bir kalpte korkuya asla yer yoktur.

#343

Zindanların en darı, ahlakı ahlakına uymayan insanlarla bir arada bulunmaktır.

#349

Kanun kendi başına iş göremez. Mutlaka her kanunu tatbik eden bir Hâkim olacaktır. Kanun, kendiliğinden bir iş görebilseydi, mahkemelerde hâkime lüzum kalmazdı.

Tabiat kanunları, Cenab-ı Hakk’ın kâinatın sevk ve idaresinde hükümferma olan bir nevi şeriatıdır ki, buna “tekvini şeriat” denir.

#358

Kısa bir ömürde, az bir lezzet için: ebedi, daimi hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değildir.

#373

Allah, Kur’an-ı Kerim’de; mü’minlerin canları ve malları karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın aldığını ifade etmektedir.

#373

Allah, Kur’an-ı Kerim’de; mü’minlerin canları ve malları karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın aldığını ifade etmektedir.

#377

Kapitalizmin gitmediği yerde sevgi vardır. Kapitalizmin olduğu yerde sevgi yok olur; riya, sahtekârlık başlar.

#378

Evlilik, her iki taraf içinde kötü huy ve zararlı alışkanlıkları giderme kurumudur.

#380

Tarih gösteriyor ki, mahkeme salonları savaş alanlarından sonra en korkunç zulüm sahneleridir. Savaş alanlarında nasıl ki birçok masum kanlar dökülüyorsa, mahkeme salonlarında da, nice masum insan idama mahkum ediliyor, öldürülüyor, zindanlarda çürütülüyorlar.

#380

Tarih gösteriyor ki, mahkeme salonları savaş alanlarından sonra en korkunç zulüm sahneleridir. Savaş alanlarında nasıl ki birçok masum kanlar dökülüyorsa, mahkeme salonlarında da, nice masum insan idama mahkum ediliyor, öldürülüyor, zindanlarda çürütülüyorlar.

#397

Televizyon kanalları, eğer izleyicilerin ömürleri yerine cüzdanlarından bir şeyler alıp götürseydi, her akşam dört saatini televizyona verecek pek az adam bulunurdu.

#397

Televizyon kanalları, eğer izleyicilerin ömürleri yerine cüzdanlarından bir şeyler alıp götürseydi, her akşam dört saatini televizyona verecek pek az adam bulunurdu.

#429

1991 yılında meydana gelen Körfez Savaşının bir günlük maliyeti ile 3 milyon çocuğun 2.7 yıllık süt ihtiyacı karşılanabilirdi.

Bu savaşın 30 günlük savaş gideriyle 50 milyon insanın 4 yıllık ekmek ihtiyacı giderilebilirdi. 1 adet Stealth avcı uçağının bedeli ile de 13 milyon adet kitap alınabilirdi. Ve 1 adet Patroit füzesi ile 74 milyon adet fidan dikilebilirdi.

 

 

 

                                                                                                                           

#460

Bu meydan-ı imtihanda olanlar, başıboş değiller, saadet sarayları ve zindanlar ahirette onları bekliyorlar.

 

#480

Kaderine rıza gösteren ve her zaman Allah’a tevekkül eden kul omuzlarına yüklenmiş olan hayatın ağır yükünün sıkıntısından kurtulmuş, huzura ve sakinliğe kavuşmuş olur.

#509

Allah-ü Teâlâ bizim ne bedenimize ne malımıza, sadece ve sadece kalbimize nazar eder.

Meseleye ruh yönünden nazar etmek gerek.  İnsanı yükselten, ona Hak katında değer kazandıran bütün hususiyetler onun ruhuyla alakalıdır, bedeniyle değil.

Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil manasıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesidir. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez. Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise davası gütmekten vazgeçelim.

#516

Bir elmanın kabuğu ne kadar ince ise dünya üzerinde bizim sessiz ve sakin bir şekilde üzerinde yaşadığımız yer kabuğu da dünyanın boyutlarına göre o kadar incedir.

Üzerinde gökdelenler kurduğumuz, tarlalar ekip biçtiğimiz, petrol kuyuları açtığımız, gündüz dolaşıp durduğumuz, gece mışıl mışıl uyuduğumuz bu kabuğun hemen altında ise, dehşetli sızaklıklar altında erimiş maddelerin kaynaşıp durduğu, 2900 kilometre kalınlığında bir fırın yer alır.

#517

Cep telefonlarının manyetik alanının, kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya, yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkarmaya, yüksek tansiyon oluşmasına, baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkatin dağılmasına sebep olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Cep telefonu ayrıca, Alzheimer, Parkinson ve mult iple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırıyor.

Biliyor muydunuz?

#549

Sevilene itaat edilir. Her şeyde Ona tabi olunur. Seven, sevdiğinin isteklerinin bazısını yapar, bazısını yapmazsa sevgisinin az olduğu, hiçbirini yapmazsa O’nu hiç sevmediği aşikâre anlaşılır.

Allah-ü Teâlâ’yı çok sevdiğini iddia edip O’nun emir ve yasaklarına sırtını dönen samimiyetsiz gafillere duyurulur.

#554

“Kalbe gelen bir düşüncenin hayır mı şer mi olduğunu ayırt edebilmek için din âlimleri onun şu dört ölçüden biriyle tartılması gerektiğini söylüyor.

 Birinci ölçü dinin kurallarıdır. Kalbe doğan düşünceleri din terazisiyle tartarız, uygunsa hayırdır, uygun değil veya şüphe ediyorsak şerdir.

Şayet bundan bir sonuç alamazsak ikinci ölçüye başvururuz. Bu da o düşünceyi, salih mümin olduğuna inandığımız kişilerin amelleriyle karşılaştırmaktır. Eğer onları güzel ahlakına uyuyorsan hayırdır; uymuyorsa şerdir.

 Bundan da bir sonuç alamazsak üçüncü ölçüye başvururuz. Bu da nefistir. Nefsine bakarsın, eğer nefis çekindiği, korktuğu için değil de tabii olarak ondan tiksiniyorsa o hayırdır; nefret duymuyorsa o şerdir.

 Dördüncü ölçü de nefsin meylidir. Eğer nefis, o fikre karşı tabii bir meyil duyuyor ve onu yapmayı arzuluyorsa, o şerdir. Çünkü nefis, hayra tabi olarak bir şeye meyletmez. Kalbine doğan düşünceler eğer Allah’ın adının anılmasıyla zayıflıyorsa şeytandandır. Çünkü şeytan, Allah’ın zikrine karşı dayanamaz.

#554

“Kalbe gelen bir düşüncenin hayır mı şer mi olduğunu ayırt edebilmek için din âlimleri onun şu dört ölçüden biriyle tartılması gerektiğini söylüyor.

 Birinci ölçü dinin kurallarıdır. Kalbe doğan düşünceleri din terazisiyle tartarız, uygunsa hayırdır, uygun değil veya şüphe ediyorsak şerdir.

Şayet bundan bir sonuç alamazsak ikinci ölçüye başvururuz. Bu da o düşünceyi, salih mümin olduğuna inandığımız kişilerin amelleriyle karşılaştırmaktır. Eğer onları güzel ahlakına uyuyorsan hayırdır; uymuyorsa şerdir.

 Bundan da bir sonuç alamazsak üçüncü ölçüye başvururuz. Bu da nefistir. Nefsine bakarsın, eğer nefis çekindiği, korktuğu için değil de tabii olarak ondan tiksiniyorsa o hayırdır; nefret duymuyorsa o şerdir.

 Dördüncü ölçü de nefsin meylidir. Eğer nefis, o fikre karşı tabii bir meyil duyuyor ve onu yapmayı arzuluyorsa, o şerdir. Çünkü nefis, hayra tabi olarak bir şeye meyletmez. Kalbine doğan düşünceler eğer Allah’ın adının anılmasıyla zayıflıyorsa şeytandandır. Çünkü şeytan, Allah’ın zikrine karşı dayanamaz.

#567

Hırslı insan, helal haram demeden nefsinin arzuladığı şeyleri elde etmek ister, başkalarının zararına da olsa, beğendiği şeyleri toplamak ister. Hırs ve tamah, kalp hastalıklarındandır.

#567

Hırslı insan, helal haram demeden nefsinin arzuladığı şeyleri elde etmek ister, başkalarının zararına da olsa, beğendiği şeyleri toplamak ister. Hırs ve tamah, kalp hastalıklarındandır.

#576

Eğer dünyanın Allah katında bir değeri olsaydı, Peygamberler ve Allah dostları ona değer verir, herkesten fazla mal biriktirirlerdi.

#624

Hz. Ebu Bekir r.a. vefatına yakın bir zamanda Hz. Ömer r.a.’a şu tavsiyelerde bulunmuştur: “ Hak ağırdır, uygulaması zordur ama sonu hoştur. Batıl ise hafiftir, kolaydır ama sonu kötüdür. Şüphesiz Allah’ın emirleri zamanında ve hakkıyla yapılmalıdır. Sen insanların hepsine adaletle davransan, sadece birine zulmetsen neticede bu zulüm sana dönüp gelir. Vasiyetime uyarsan sana ölümden daha sevimli bir şey olmaz. Zaten ölüm mutlaka sana gelecek. Eğer vasiyetimi zayi edersen, yerine getirmezsen, bu sefer ölüm sana zor gelir. Fakat istesen de ölümün gelmesine engel olamazsın.”

#632

Kur’an, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahiptir.

#683

Bu zamanın değer yargıları, her zamankinden daha fazla dünya merkezli hale gelmiştir. Her şey dünya hayatının zevk ve sefasına göre ayarlanmakta, bütün referanslar oradan alınmakta, bütün çabalar ona yönelmektedir.

#760

Arı su içer, bal akıtır. Yılan su içer, zehir akıtır.

Allah-ü Teâlâ'nın sonsuz güç, kudret ve azametine gösterilebilecek eşsiz bir örnek daha.

#796

Biliyor muydunuz?

Abdest yükselen tansiyonu düşürür, baş ağrısını hafifletir, uyuklamayı, yorgunluğu ve öfkeyi giderir.

 

#806

Bir Anadolu yolculukları esnâsında Ürgüp’te bir kişi otomobillerini çevirerek Sâmî Efendi Hazretleri’nden sigara parası ister.
Bir sehâvet güneşi olan Sâmî Efendi Hazretleri, bazı yol arkadaşlarının muhâlefetine rağmen:
“Mâdemki istiyor, vermek lâzım.” diyerek, etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında adamın istediği parayı hiç düşünmeden verir. Buna memnun olan fakir de niyetini değiştirip:
“Şimdi gidip bununla ekmek alacağım.” diyerek sevinçle oradan ayrılır.
İşte Allâh için ihlâsla verilen bir hayrın muhâtabında meydana getirdiği müspet tesir!.. Onun için infakta, muhâtaptan daha çok kendi gönül âlemimizi kontrol ederek, gerçek sehâvete nâil olabilirsek ne mutlu bizlere!..
 

#807

İmanın iktidar olmadığı yürekte şeytan ihtilâl yapar.

 

#826

Peygamber Efendimiz (s.a.v), faiz yiyenlerin âhiretteki cezalarını gösteren bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Miraç gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışardan görünüyordu. Ben:
“Ey Cibrîl bunlar kimlerdir?” diye sordum.
“Bunlar faiz yiyenlerdir!” cevabını verdi.”

#828

 

Câbir bin Abdullâh (r.a) anlatıyor:
Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:
“Hazret-i Dâvûd’un oğlu Süleyman (a.s)’ın annesi, oğlu Süleyman’a:
“Yavrucuğum! Geceleyin fazla uyuma! Zîrâ geceleyin fazla uyku, kişiyi kıyâmet günü fakir bırakır.” demiştir.”

#839

Bir gün Behlül'ü Dânâ hz.lerini  kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu. 

Kendisine; 
"Ey Behlül ne yapıyorsun?" diye sordular. 
Onlara gâyet sâkin olarak; 
"Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin." diye cevap verdi.

#882

Barutu Doğu bulduğu halde, ateşli silahları Batı’nın icat etmesi bir tesadüf müdür? Tıpkı mikrobu Doğu keşfettiği halde, mikroptan silah yapmayı Batı’nın akıl ettiği gibi…

#943

Ahireti için azık (salih amel) biriktirene akıllı, nefsinin istekleri doğrultusunda dünyalık metalar peşinde koşana ise ahmak denir.

#1006

Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Ölümü sevmeyene şaşıyorum. Hâlbuki ölüm Allah’ın (c.c) huzuruna çıkmaktır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in ziyaretine gitmektir. Allah (c.c) dostlarına erişmektir. Değerli insanlarla buluşmaktır. Ben din büyüklerinin ziyaretine özlem çekiyorum. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’in, Halirurrahman Hz. İbrahim (a.s)’ın yanına gitmeyi ne kadar çok istiyorum…”

#1034

Allah dostları, düşmanları ve çekemeyenleri çoğaldığı zaman, Allah’a daha çok şükür ve istiğfar ederlerdi.

#1034

Allah dostları, düşmanları ve çekemeyenleri çoğaldığı zaman, Allah’a daha çok şükür ve istiğfar ederlerdi.

#1040

Allah dostlarından Seriy es-Sekatî k.s. Hazretleri, 60 dinar vererek bir ölçek badem satın almış. Alışverişinin kaydını tuttuğu defterine bunu 3 dinar kârla 63 dinara satacağını yazmış. Tam bu esnada bademin ölçeği 90 dinara yükselmiş, salihlerden bir ticaret erbabı da alışverişe gelmiş. Seriy es-Sekatî Hazretleri’ne “Bademleri almak istiyorum. Kaça satarsın?” diye sormuş. “63 dinar.” cevabını alınca adam şaşırıp “Ama az önce bademin ölçeği 90 dinara yükseldi.” demiş. “Olsun. Benim kararım budur.” demiş Hazret. Adam, “Ben de kimseyi aldatmamak üzere Allah Teâlâ’ya söz verdim. 90 dinara verirsen alırım; vermezsen almam.” demiş. Seriy es-Sekatî Hazretleri de, “Ben de 63 dinardan fazlasına vermem.” deyince ne o satmış, ne de öbürü almış. Öylece birbirlerinden ayrılmışlar.

#1064

 

Büyük Kur'an hizmetkârı Ebu'l-Esved (r.a) komşularından memnun değilmiş. 
Bu yüzden evini değiştirmeye karar vermiş ve evini satıp başka bir yerden ev almış. 
Onun evini sattığını duyanlardan biri: 
"Yazık oldu," demiş. Evini satmışsın." O ise şöyle karşılık vermiş: 
"Hayır, ben evimi değil, komşumu sattım. Evimi satmış olsaydım şimdi evsiz kalmıştım. 
Lâkin komşumu sattığım için şimdi komşumdan uzakta ve huzur içerisindeyim."

#1106

Nasreddin Hocanın kadılık yaptığı zamanlarda, bir adam tarafından bir köpek öldürülmüş. Bu suçundan dolayı o şahsı mahkemeye vermişler. Gün gelince mahkeme salonu tıka-basa dolmuş tabii. Salonu dolduranların gürültü yapmaları dolayısıyla rahatsız olan devrin kadısı Nasreddin Hoca, sinirlenerek şöyle demiş: 

"Bu kalabalık da neyin nesi? Yahu! Siz dışarı çıkın da ölenin akrabalarından kimler varsa onlar gelsin içeri." 

#1108

Bayezid-i Bistami gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve;
Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum, derdi.
Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra;
Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum, dedi.
Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibadetlerden zevk almaya başladı.

#1122

Salihlerle sohbette beraber olup, onlarla sohbet ediniz. Onlar, dünya hazineleridir. Onlarla beraber olmak, ebedî saadetin anahtarıdır.

#1133

Bayezid-i Bistami kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepesinde oturuyordu. Nefsi ona; "Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defa haccettin ve binlerce defa hatmetme bahtiyarlığına eriştin" diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa;
Kim benim kırk beş defa yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır? diye sordu.
Bir adam başını kaldırıp;
Ben alırım, dedi ve ekmeği uzattı.
Bayezid-i Bistami aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyarına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir rahip ile karşılaştı. Rahip, Bayezid-i Bistami'nin elini tutup, evine misafir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bayezid-i Bistami kendisine ayrılan bu odada ibadete başladı ve kalbini Allahü teâlâya çevirdi. Rahip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hal bir ay devam etti. Bayezid-i Bistami daha sonra nefsine dönerek;
Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun, dediği sırada râhip içeri girdi ve;
İsmin nedir?" diye sordu.
O da;
Bâyezîd! Cevabını verdi.
Rahip;
Ne güzel adamsın. Keşke Mesih’in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bayezid-i Bistami'ye ağır geldi ve evi terk etmek isterken rahip;
Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vaizimiz, sadece bu günlerde bir defa konuşur. Onu dinlemeni istiyorum, deyince, bu teklifi kabul ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu.
Kırkıncı gün geldiğinde rahip odaya girerek;
Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi, dedi.
Bayezid-i Bistami dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat rahip ona;
Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu rahip elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as! dedi.

Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek rahibin getirdiği giysileri giydi. Rahiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra rahiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda;
Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var! diye cevap verdi.
Halk ve rahipler galeyana gelerek;
Onu göster parçalayalım." diye bağrıştılar.
Başrahip;
Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim, dedi.
Bunun üzerine rahipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler.
Başrahip;
Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster, diye seslenince, Bayezid-i Bistami ayağa kalktı.
Baş râhip;
Adın ne? diye sordu.
Bâyezîd! Cevabını verdi.
Tahsil gördün mü? diye sorunca;
Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum, dedi.

Bunun üzerine râhip;
O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?
Bayezid-i Bistami başrahibe;
Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allah-ü Teâlâ’dır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır) Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur'ân-ı Kerîm’dir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyamet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hamilelik müddetidir. On birincisi olmayan on, Musa (a.s)’ın  Şuâyb peygambere on yıl çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yusuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi.
Rahip tebessüm ederek;
Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? Bunlardan haber ver, dedi.
Bayezid-i Bistami;
İsa peygamber havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi, diye cevap verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu.
O da;
İblis ateşten yaratıldı. İbrahim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu, dedi.

Rahip tekrar;
Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu? dedi.
Bayezid-i Bistami;
Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi, cevabını verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyada bir örneği var mıdır? diye sordu.
Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tat taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır, cevabını verdi.
Rahip yine;
Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyada bir benzeri var mıdır? diye sorunca;

Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur, cevabını verdi.
Râhip;
Doğru söyledin. Cennet'te Tûbâ ağacı vardır. Cennet'te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?" diye sordu.

Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir? Cevabını verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:

Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder, cevabını verdi.
Son olarak râhip şöyle sordu:
Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur. Fakat onun ne ruhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir?"
Bayezid-i Bistami;

Nûh peygamberin gemisidir." dedikten sonra, râhibe; "Ey râhip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsaade ederseniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur:

Cennet'in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?
Rahip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve;
Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun? dediler.
O da;
Hayır mağlup olmak istemiyorum, deyince;
Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun, dediklerinde;
Şayet cevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız? dedi.
Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler.
Rahip;
Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibare; Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullahdır." deyip müslüman oldu. Diğer rahipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bayezid-i Bistami de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.

#1133

Bayezid-i Bistami kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepesinde oturuyordu. Nefsi ona; "Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defa haccettin ve binlerce defa hatmetme bahtiyarlığına eriştin" diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa;
Kim benim kırk beş defa yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır? diye sordu.
Bir adam başını kaldırıp;
Ben alırım, dedi ve ekmeği uzattı.
Bayezid-i Bistami aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyarına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir rahip ile karşılaştı. Rahip, Bayezid-i Bistami'nin elini tutup, evine misafir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bayezid-i Bistami kendisine ayrılan bu odada ibadete başladı ve kalbini Allahü teâlâya çevirdi. Rahip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hal bir ay devam etti. Bayezid-i Bistami daha sonra nefsine dönerek;
Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun, dediği sırada râhip içeri girdi ve;
İsmin nedir?" diye sordu.
O da;
Bâyezîd! Cevabını verdi.
Rahip;
Ne güzel adamsın. Keşke Mesih’in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bayezid-i Bistami'ye ağır geldi ve evi terk etmek isterken rahip;
Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vaizimiz, sadece bu günlerde bir defa konuşur. Onu dinlemeni istiyorum, deyince, bu teklifi kabul ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu.
Kırkıncı gün geldiğinde rahip odaya girerek;
Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi, dedi.
Bayezid-i Bistami dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat rahip ona;
Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu rahip elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as! dedi.

Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek rahibin getirdiği giysileri giydi. Rahiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra rahiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda;
Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var! diye cevap verdi.
Halk ve rahipler galeyana gelerek;
Onu göster parçalayalım." diye bağrıştılar.
Başrahip;
Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim, dedi.
Bunun üzerine rahipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler.
Başrahip;
Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster, diye seslenince, Bayezid-i Bistami ayağa kalktı.
Baş râhip;
Adın ne? diye sordu.
Bâyezîd! Cevabını verdi.
Tahsil gördün mü? diye sorunca;
Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum, dedi.

Bunun üzerine râhip;
O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?
Bayezid-i Bistami başrahibe;
Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allah-ü Teâlâ’dır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır) Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur'ân-ı Kerîm’dir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyamet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hamilelik müddetidir. On birincisi olmayan on, Musa (a.s)’ın  Şuâyb peygambere on yıl çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yusuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi.
Rahip tebessüm ederek;
Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? Bunlardan haber ver, dedi.
Bayezid-i Bistami;
İsa peygamber havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi, diye cevap verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu.
O da;
İblis ateşten yaratıldı. İbrahim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu, dedi.

Rahip tekrar;
Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu? dedi.
Bayezid-i Bistami;
Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi, cevabını verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyada bir örneği var mıdır? diye sordu.
Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tat taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır, cevabını verdi.
Rahip yine;
Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyada bir benzeri var mıdır? diye sorunca;

Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur, cevabını verdi.
Râhip;
Doğru söyledin. Cennet'te Tûbâ ağacı vardır. Cennet'te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?" diye sordu.

Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir? Cevabını verdi.
Rahip;
Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:

Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder, cevabını verdi.
Son olarak râhip şöyle sordu:
Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur. Fakat onun ne ruhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir?"
Bayezid-i Bistami;

Nûh peygamberin gemisidir." dedikten sonra, râhibe; "Ey râhip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsaade ederseniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur:

Cennet'in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?
Rahip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve;
Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun? dediler.
O da;
Hayır mağlup olmak istemiyorum, deyince;
Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun, dediklerinde;
Şayet cevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız? dedi.
Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler.
Rahip;
Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibare; Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullahdır." deyip müslüman oldu. Diğer rahipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bayezid-i Bistami de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.

#1147

Bayezid-i Bistami bir gece ıssız bir su kenarında hırkasını üzerine örtüp uyumuştu. İhtilâm oldu. Hemen kalkıp gusletmek istedi. Hava çok soğuk olduğu için, nefsi güneş doğduktan, hava ısındıktan sonra gusletmesini isteyerek gevşek davrandı. Nefsinin ona yaptığını görünce hemen kalkıp, buzu kırdı ve nefsine ceza olarak, hırka ile beraber gusletti. Gusülden sonra da, hırkasını çıkarmadı. Hırka buz bağlamıştı. Sonra; "Ey Nefsim! Tembelliğinin cezası işte budur." dedi.

#1148

Bayezid-i Bistami, buyurdu ki: "On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyazet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibadet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakikî müslüman oldum.

#1148

Bayezid-i Bistami, buyurdu ki: "On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyazet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibadet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakikî müslüman oldum.

#1148

Bayezid-i Bistami, buyurdu ki: "On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyazet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibadet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakikî müslüman oldum.

#1181

Câfer-i Sâdık Hz.leri buyurdu ki:

"Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir."

#1201

Muhammed Hilmi Efendi, malın faydalı mı zararlı mı olduğu yolunda soru soran bir kimseye: "Mal yılana benzer. Hem zehiri hem de panzehiri vardır. Eğer insan fayda ve zararını bilirse o yılanın şerrinden kurtulur. Malın faydası; şahsına, çocuklarına, hanımına israf etmeden sarf etmek, geri kalanı da hac, cihad, din-i İslamı yayma, cami yaptırma ve fakirlere vermekle olur.

#1209

Dâvûd-i Tâî' buyurdu ki:

Kim ki, Allah-ü Teâlâ’nın vaad ettiğinden korkarsa arzularına çabuk kavuşur. Kimin arzuları çoksa, ona bütün azaplar yakındır. Ey kardeşlerim, en büyük sermaye, Allah-ü Teâlâ’nın râzı olduğu bir iş ile meşgûl olmaktır. Kabirdekiler, kıyamet kopunca kabir azabı kalkacağı için, kıyametin çabuk gelmesini beklerler. Dünyadakiler ise; kabirdekilerin pişmanlıklarını bilmedikleri için hep günah işlerler. Hâlbuki onlar da ölünce, dünyada iken neden çok ibadet yapmadık, diyerek pişman olacaklar.

#1210

Bir gün Dâvûd-i Tâî pazara çıktı. Taze hurmaları gördü. Almak istedi, fakat parası yoktu. Hurma satıcısına; "Bana, parasını yarın vermek üzere bir dirhemlik hurma ver." dedi. Hurmacı da "Veresiye hurma satmıyorum." cevabını verdi. Biraz sonra satıcı, bu kimsenin, Dâvûd-i Tâî hazretleri olduğunu öğrendi. Çok üzüldü. Hemen Dâvûd-i Tâî'nin bulunduğu yeri öğrenip, yanına geldi. İçinde yüz dirhem olan bir kese uzatarak; "Kusurumu bağışlayınız. Biraz önce ben sizi tanıyamadım. Bir dirhemlik hurma istediniz, vermemiştim. Şimdi ise size, yüz dirhem hediye ediyorum, ihtiyacınıza harcarsınız, lütfen kabul buyurunuz." deyince, Dâvûd-i Tâî hazretleri;

"Benim bunlara ihtiyacım yoktur. Nefsimin istekleri yerine gelecek mi diye tecrübe için yapmıştım. Elhamdülillah, nefsimin isteği yerine gelmedi ve bu dünyada bir dirhemlik bile itibarının olmadığını gördü." buyurdu.

#1219

Allah-ü Teâlâ’dan râzı olandan, Allah-ü Teâlâ da razıdır. Kazaya rıza, evliyanın şanındandır.

#1270

Tasavvufun şartları, geçmiş tasavvuf büyüklerinin şu huylarıdır.

Dünyaya rağbet etmemek,

Zikir ve ibadetle meşgul olmak,

İnsanlardan bir şey beklememek,

Kanaat sahibi olmak,

Yiyecek, içecek ve giyecek gibi şeylerde az ile yetinmek,

Fakirleri gözetmek,

Şehvetleri (nefsin isteklerini) bırakmak,

Mücahede etmek (nefsle savaşmak, mücadele etmek),

Takva sahibi olmak,

Az uyumak, az konuşmak,

Düşünceyi Hak üzerinde toplamak,

Murakabe etmek (“Allah bütün hal ve hareketlerimi bilmektedir” şuuru içinde olmak),

İnsanlardan ilgiyi kesip yalnız yaşamak,

Maneviyat büyükleriyle görüşmek,

Sadece ihtiyaç varken yemek,

Sadece gerektiğinde konuşmak,

İyice uyku bastırdığı zaman uyumak,

Mescidlerde oturmak,

Aziz kitabın (Kur’an- Kerim’in) söylediklerini yapmaktır.

#1274

Vaktiyle adamın biri Ebu Bekir Şiblî (k.s)’a:

Bu yolda ilk önce kim sana kılavuz oldu, diye sordu. Şiblî şu cevabı verdi:

Bir gün su kıyısında bir köpek gördüm. Öyle susuzdu ki bir zerrecik takati kalmamıştı. Suda gördüğü kendi aksini başka bir köpek sandığından korkuyor, su içemiyor, su kıyısından kaçıyordu. Nihayet susuzluktan perişan hale geldi. Dayanamadı, birdenbire kendini suya attı. Böylece korktuğu diğer köpek kayboldu, gözünün önünden gitti. Yani düşmanı yine kendisiydi, o an ortadan kalkıverdi. Bu hakikat bana böyle apaçık görününce iyice anladım ki nefsim bana perde. Bunun üzerine kendimde fani oldum, nefsin arzularını terk ettim ve işim yoluna girdi. İşte bu yolda bana ilk önce bir köpek böyle kılavuzluk etti.”

Ey oğul! Sen de kendi gözünün önünden kalk! Sana perde olan sensin. Sen de bir kıl kadar varlık kalsa ayağına ağır bir zincir vurmuş demektir.

#1287

Mısır’da uzun zamandır susmasıyla ünlenmiş iyi huylu bir derviş vardı. Birçok âkil kişi uzaktan yakından gelerek etrafında pervane olup dervişten feyz almak istiyordu. Bir gece bu derviş kendi kendine şöyle düşündü:

-İnsan dilinin altında gizlidir. Böyle susup durmak olmaz. Misafirlerle konuşmak gerek. Konuşmazsam kimse benim âlim olduğumu bilemeyecek. Derviş konuşunca dost düşman herkes onun Mısır’ın en cahili olduğunu anladı. Adamın huzuru ve düzeni bozuldu, rahatı kaçtı. Çaresiz, Mısır’dan çıkıp başka yere gitmek zorunda kaldı. Ayrılırken tekkenin duvarına şunları yazdı:

Çirkin yüzümü güzel sandığım için perdeyi kaldırdım. Eğer aynada kendimi görmüş olsaydım, cahillik edip yüzümü örten perdeyi yırtmazdım. İnsan sükût ederek üstünlük bulur, susmayan cahil ise rezil olur.” Sükûtun her zaman bir değeri vardır: Âlime heybet kazandırır, cahil için bir perde olur. Eğer âlimsen çok konuşarak heybetini yitirme. Yok, cahilsen perdeni yüzünden sıyırma. Gönlündekileri insanlara açmak için acele etme. Bunu ne zaman olsa yapabilirsin. Fakat bir kez sır ortaya çıktı mı, onu tekrar saklamaya imkân bulunmaz. Kalem gibi susmak gerekir. Başı bıçakla kesilmeden sultanın sırlarını ne güzel sakladı. Sözü insan gibi, akıllı uslu söylemek gerekir. Yoksa hayvanlar gibi susmak daha iyidir.

#1308

Din istismarına en çarpıcı haliyle Hıristiyanlıkta rastlıyoruz. O kadar ki, Ortaçağ’da yaşamış Katolik din adamları halkı kandırıp “endülijans” adı verilen kâğıtlar satmaktaydılar. Bu kâğıtlar bir tür af belgesi niteliğinde olup halka belli bir ücret karşılığında dağıtılmaktaydı. Onlardan alan kimse Allah tarafından affedildiğine ve cennetten toprak satın aldığına inanırdı.

Bu kimin mi işine yarıyordu? Tabii ki halkın saf duygularını sömürüp bundan kazanç sağlayan papazların. Kandırılmış halk cennetten arsa satın aldık diye sevinirken, papazlar gelirlerine gelir katmakla meşguldü.

#1308

Din istismarına en çarpıcı haliyle Hıristiyanlıkta rastlıyoruz. O kadar ki, Ortaçağ’da yaşamış Katolik din adamları halkı kandırıp “endülijans” adı verilen kâğıtlar satmaktaydılar. Bu kâğıtlar bir tür af belgesi niteliğinde olup halka belli bir ücret karşılığında dağıtılmaktaydı. Onlardan alan kimse Allah tarafından affedildiğine ve cennetten toprak satın aldığına inanırdı.

Bu kimin mi işine yarıyordu? Tabii ki halkın saf duygularını sömürüp bundan kazanç sağlayan papazların. Kandırılmış halk cennetten arsa satın aldık diye sevinirken, papazlar gelirlerine gelir katmakla meşguldü.

#1310

Şu üç sınıf insanla arkadaşlık etmekten sakının:

Gaflette olan zalim kimseler,

İkiyüzlü Kur’an okuyucuları,

Cahil sufiler.

 

#1319

Cafer el-Murte’iş, Ebu’l-Hasan’ın etrafındakilerden birine şöyle nasihat ettiğini anlatırdı:

“Allah yolunda olup kendisinde bir hal bulunduğunu iddia eden, ama bu hali dinin sınırlarının dışına çıkaran kimseyi görürsen, ona yaklaşma. Baş olmayı ve yüceltilmeyi seven birini görürsen, ona yaklaşma. Halini dünya adamlarına şikâyet eden birini görürsen onunla arkadaş olma. İlmini yeterli gören birini görürsen onun cahil olduğundan kuşkulan. Bâtıni bir hali olduğunu iddia edip de üzerinde o halin zahirde bir delili bulunmayan bir adam görürsen ondan şüphe et. Nefsinden razı olan, ameline güvenen birini görürsen, anla ki o adam iki cihanda da mahrumdur.

#1319

Cafer el-Murte’iş, Ebu’l-Hasan’ın etrafındakilerden birine şöyle nasihat ettiğini anlatırdı:

“Allah yolunda olup kendisinde bir hal bulunduğunu iddia eden, ama bu hali dinin sınırlarının dışına çıkaran kimseyi görürsen, ona yaklaşma. Baş olmayı ve yüceltilmeyi seven birini görürsen, ona yaklaşma. Halini dünya adamlarına şikâyet eden birini görürsen onunla arkadaş olma. İlmini yeterli gören birini görürsen onun cahil olduğundan kuşkulan. Bâtıni bir hali olduğunu iddia edip de üzerinde o halin zahirde bir delili bulunmayan bir adam görürsen ondan şüphe et. Nefsinden razı olan, ameline güvenen birini görürsen, anla ki o adam iki cihanda da mahrumdur.

#1347

Büyük Allah dostları, zenginliğin Allah (c.c) tarafından kanaate verildiğini söylemişlerdir. Kanaat ise elde bulunmayana istek duymamak, var olanla yetinmektir.

#1351

Hıristiyan bir kabile reisi olan Adiyy, Peygamber (s.a.v)’i merak etmişti.

Medine’ye gelerek mescitte Allah Resulü (s.a.v) ile buluştu. Sonra birlikte çıktılar. Yolda Allah Resulü (s.a.v) yaşlı bir kadınla karşılaştı. Kadın pek çok soru sorarak Allah Resulü (s.a.v)’i bir hayli oyaladı. Allah Resulü (s.a.v) kadını büyük bir alakayla dinliyor, yardımcı olmaya çalışıyordu. Kabile reisi Adiyy de onları izliyordu.

Adiyy pek çok saltanat görmüştü. Reislerin, kayserlerin, hükümdarların hayatlarını bilirdi. Onların karşısında insanların nasıl durduklarını görmüştü. Şimdiyse bir peygamberi izliyordu. Bir peygamber ve yaşlı bir kadını…

Şöyle diyor:

“Muhammed’in (s.a.v) bu halini görünce anladım ki, o bir hükümdardan başka bir şeydi. O bir peygamberdi.”

#1391

Namaz cennetin anahtarı olduğu gibi, namazı terk etmek de cehenneme giriş sebebidir. 

#1393

Bilim adamlarının yaptıkları hesaplamalara göre, her saniye yerden göğe doğru yaklaşık 16 milyon ton su buharlaşıp çıkar. Ve aynı süre içinde bir o kadar su kar, yağmur ya da dolu olarak yeryüzüne iner. İnen suyun da, çıkan suyun da ölçüsü bellidir! Bu oran hiç değişmez.

Allah-ü Teâlâ’nın sonsuz güç, kudret ve azametine gösterilebilecek eşsiz bir örnek daha.

#1406

Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma’ya bir gün torunu Abdullah sordu:

Nineciğim, Hz. Peygamber’in (s.a.v) arkadaşları Kur’an dinledikleri zaman ne yaparlardı?

Esma (Allah onlardan razı olsun):

Aynen Kur’an-ı Kerim’in bahsettiği gibi; gözlerinden yaşlar dökülür, vücutları ürperirdi, dedi.

#1432

Bütün pop şarkılarının üçte biri uyuşturucu, alkol ve sigaradan bahsetmektedir. Popüler müziğin bazı türlerinde ise alkol ve uyuşturucu daha fazla yer almaktadır. Bu bulgulara Pittsburgh Üniversitesi'nden Amerikalı bir araştırma grubu 2005 yılının en popüler 279 şarkısını inceleyerek ulaşmıştır. (Archives of Pediatrics & Adolescent Medicine)

Popüler müzik şarkılarının muhtevasına dâir araştırmanın ortaya koyduğu gibi, 15–18 yaş arası gençlerin günde ortalama 2,4 saat müzik dinledikleri tespit edilmiştir. Bu kadar çok dinlenen şarkılarla uyuşturucu ve alkol arasındaki bağlantı, dünya gençliğinin nasıl bir tehditle karşı karşıya kaldığını ortaya koymuştur. Zîrâ 279 şarkının 116'sının (% 41,6) doğrudan uyuşturucuyla ilgisi var ve çoğunda bizzat uyuşturucu zikredilmektedir. Rap müziğinin yüzde 77'sinde, hiphopların yüzde 20'sinde yine doğrudan alkol ve uyuşturucudan bahsedilmektedir. Uyuşturucunun yanı sıra şarkıların çoğunda yine alkol ve marihuana (esrar) ilk sıralarda yer almaktadır. Ayrıca alkol ve uyuşturucunun konu edildiği şarkılarda parti, cinsellik, clique veya şiddet gibi konular da ağırlıklı olarak işlenmektedir.

#1432

Bütün pop şarkılarının üçte biri uyuşturucu, alkol ve sigaradan bahsetmektedir. Popüler müziğin bazı türlerinde ise alkol ve uyuşturucu daha fazla yer almaktadır. Bu bulgulara Pittsburgh Üniversitesi'nden Amerikalı bir araştırma grubu 2005 yılının en popüler 279 şarkısını inceleyerek ulaşmıştır. (Archives of Pediatrics & Adolescent Medicine)

Popüler müzik şarkılarının muhtevasına dâir araştırmanın ortaya koyduğu gibi, 15–18 yaş arası gençlerin günde ortalama 2,4 saat müzik dinledikleri tespit edilmiştir. Bu kadar çok dinlenen şarkılarla uyuşturucu ve alkol arasındaki bağlantı, dünya gençliğinin nasıl bir tehditle karşı karşıya kaldığını ortaya koymuştur. Zîrâ 279 şarkının 116'sının (% 41,6) doğrudan uyuşturucuyla ilgisi var ve çoğunda bizzat uyuşturucu zikredilmektedir. Rap müziğinin yüzde 77'sinde, hiphopların yüzde 20'sinde yine doğrudan alkol ve uyuşturucudan bahsedilmektedir. Uyuşturucunun yanı sıra şarkıların çoğunda yine alkol ve marihuana (esrar) ilk sıralarda yer almaktadır. Ayrıca alkol ve uyuşturucunun konu edildiği şarkılarda parti, cinsellik, clique veya şiddet gibi konular da ağırlıklı olarak işlenmektedir.

#1450

Bir köy muhtarsız olmaz.

Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz.

Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun.

Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket (kâinat) hâkimsiz olur?

Said-i Nursi

#1478

Dünya, âşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara, nimet yeridir. İbadet edenlere kazanç yeridir. İbret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selamet yeridir. Ana rahmine nispetle, cennet gibidir. Ahirete nispetle çöplük gibidir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri

#1492

Karaciğer hücreleri yüzlerce görevi aynı anda yapan harika laboratuarlardır. Bu yüzden karaciğerin yokluğunda kullanılacak herhangi bir makine veya cihaz yapılamamıştır. Yani böbrek hastalarında kullanılan diyaliz makinası gibi uzun süre hastayı hayatta tutacak bir cihaz yoktur.

Allah-ü Teâlâ’nın sonsuz güç, kudret ve azametine gösterilebilecek eşsiz bir örnek daha

#1496

Çok yemenin zararı, az yemenin yararı saymakla bitmez.

Kısacası sünnet-i seniyye miktarı yemeli.

#1496

Çok yemenin zararı, az yemenin yararı saymakla bitmez.

Kısacası sünnet-i seniyye miktarı yemeli.

#1514

Uteybe'nin azadlı kölesi Sehl, annesinin ve amcasının himayesinde bir yetim olup, İslam’ı kabulünden önce, Hıristiyan’dı ve de İncil okurdu. Sehl o günlerine ait bir hatırasını şöyle anlatıyor:

 “Amcamın İncil’ini alıp okurken, bir yaprağı çevireceğim sırada, yazısı hoşuma gitmedi. Yaprağı elimle yokladığım zaman, bir yaprağın diğerine yapıştırılmış olduğunu gördüm. Yaprağı birbirinden ayırınca, içinde Muhammed Aleyhisselâm’ın sıfatlarını şöyle yazılı buldum:

“O ne kısa, ne de uzun boyludur. Beyaz tenlidir. İki bölük hâlinde örgülü saçlıdır. İki omzunun arasında peygamberlik mührü vardır. Çoğu zaman, dizlerini dikip iki elini kavuşturarak oturur. Sadaka kabul etmez. Merkebe ve deveye biner. Davar sağar. Eskimiş gömleği giyer. Böyle yapan kişi kibirden uzak olur, işte o böyle yapar. O İsmail’in soyundandır. Kendisinin ismi Ahmed’dir!”

Kendisinin sıfatlarını buraya kadar okuyup bitirdiğim zaman amcam geldi. Yapışık yaprakları ayırdığımı görünce, beni dövdü ve: “Şu yaprağı açmak, okumak senin neyine gerek?” dedi.

Ben: “Onun içinde Ahmed Peygamber’in sıfatları var” dedim.

Amcam: “O artık bundan sonra gelmeyecektir” dedi.

 

#1514

Uteybe'nin azadlı kölesi Sehl, annesinin ve amcasının himayesinde bir yetim olup, İslam’ı kabulünden önce, Hıristiyan’dı ve de İncil okurdu. Sehl o günlerine ait bir hatırasını şöyle anlatıyor:

 “Amcamın İncil’ini alıp okurken, bir yaprağı çevireceğim sırada, yazısı hoşuma gitmedi. Yaprağı elimle yokladığım zaman, bir yaprağın diğerine yapıştırılmış olduğunu gördüm. Yaprağı birbirinden ayırınca, içinde Muhammed Aleyhisselâm’ın sıfatlarını şöyle yazılı buldum:

“O ne kısa, ne de uzun boyludur. Beyaz tenlidir. İki bölük hâlinde örgülü saçlıdır. İki omzunun arasında peygamberlik mührü vardır. Çoğu zaman, dizlerini dikip iki elini kavuşturarak oturur. Sadaka kabul etmez. Merkebe ve deveye biner. Davar sağar. Eskimiş gömleği giyer. Böyle yapan kişi kibirden uzak olur, işte o böyle yapar. O İsmail’in soyundandır. Kendisinin ismi Ahmed’dir!”

Kendisinin sıfatlarını buraya kadar okuyup bitirdiğim zaman amcam geldi. Yapışık yaprakları ayırdığımı görünce, beni dövdü ve: “Şu yaprağı açmak, okumak senin neyine gerek?” dedi.

Ben: “Onun içinde Ahmed Peygamber’in sıfatları var” dedim.

Amcam: “O artık bundan sonra gelmeyecektir” dedi.

 

#1538

Lokman Hekim bir oğluna şöyle der;

“Oğul, miden dolduğu vakit tefekkür uyur, hikmet kaybolur ve azalar ibadet etmekte tembelleşir.”

#1541

Gıybet kadar dini hayatı alt-üst eden, birlik ve beraberliği temelinden dinamitleyen kardeşliği yerle bir eden, insanları birbirine düşman eden başka bir hastalık düşünmek zordur.

#1558

Sana ahiret hayatında gerekecek olan azığı sağlığında elde etmelisin. Öldükten sonra yakınlarından, dostlarından ve çocuklarından senin için iyilik yapmalarını bekleme, buna güvenme.

Nimete sahipken iyilik ve yardımda bulun, yoksullara dağıt. Çünkü dünya malı ölünce elinden çıkacak, sahibine dönecek. Acı çekmek istemiyorsan, acı çekenleri unutma. Servetin elindeyken ihtiyaç sahiplerine ulaştır. Gün gelecek hazinenin anahtarını yitireceksin. 

#1592

Şeyh Sa’di Şirazî k.s. anlatıyor.

Deniz kenarında, bir kaplan tarafından yaralanmış bir derviş gördüm. Yarası ağırdı, ilaç tesir etmiyordu. Uzun zamandan beri bu yaranın acısını çekmesine rağmen sabrediyordu. Durmadan Cenab-ı Hakk’a şükrediyor ve şöyle diyordu:

Çok şükür ki bir belâya uğradım, bir günaha değil.

Can dostum bana gücenip ölümüme ferman verse, sakın beni o anda can kaygısı üzer sanmayın. “Ne yaptım da yâri huzursuz ettim acaba?” diye endişelenirim.

 

#1611

Tasavvuf yolunun büyükleri de sahabiye hürmet gösterilmesine büyük önem vermişlerdir. Osmanlı’nın son asrında yaşamış olan Nakşibendîliğin, Halidi koluna mensup Terzi Baba Hazretleri’nin Dört Halife hakkındaki şu tavsiyeleri oldukça önemlidir.

“Ebu Bekir r.a. ilk olarak halife oldu. Böylece vazife ona intikal etti. Peygamberlerden sonra en faziletli insandır o. Sahabilerin de en faziletlisi odur. Allah Resulü s.a.v. ona “Sıddîk” demiştir. O daima O’nun sözünü tastik etmiştir. Hazreti Ebu Bekir r.a. doğruluğun, sadakatin şehri olmuştu. Hakk’ın lütfuna mazhar olmuştu. Hak yol üzereydi daima, Allah Rasulunün de mağara arkadaşıydı. Malını mülkünü hak yolunda infak etti, kendisine bir şey koymadı. Yüce Mevla da onu Kur-an’da övdü.

Ondan sonra Hazreti Ömer r.a. adaletle halifelik yaptı. Alemi adaletle doldurdu, devrinde adaletin kapısı oldu. Allah Rasulu, Hazreti Ömer’e, Hakk’ı batıldan ayırdığı için “Faruk” demişti.

Üçüncü halife Hz. Osman r.a. oldu. İnsanlar ve cinler hayâ ederdi ondan. Onun zamanında Kur’an tertip edildi, toplandı. Mana âleminde bakıp, edeple Kur-an’ı sıraladı. Allah Rasulu s.a.v. ona iki kızını verdi, ona iki kez inayet kıldı, yardım etti. Bu yüzden onun lakabı “İki Nur Sahibi”dir. Takvası ile hayâ kapısı.

Onun ardından Hz. Ali r.a. halife oldu. O Allah’ın arslanıdır. Yüce Mevla ona çok ihsanlarda bulunmuştur. Onun eliyle yardım göndermiş herkese. Allah Rasulu ona kızı Fatıma’yı verdi. Yine ona ilmin usulünü öğretti. Oda ilmin kapısı oldu, bölümlerini açıkladı. Bu dört halifeye hürmet ve saygı göstermek gerekir. Her birini mertebesine göre bilmemiz gerekir. Onlar hakikat sırlarının hazinesidir. Nice incelikler onlarda zuhur etmiştir. Onlar Peygamberimizin dostları, doğrulayıcılarıdır.

Onlara hürmet göster ve sakın onların hakkına girme! Allah âşıklarına dil uzatma, onlarda bir kusur arama!

Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, Fahr-i Kâinat Efendimizin dostlarıdır, arkadaşlarıdır. Onlar da Allah Rasulu s.a.v.’in yadigârıdır. Şüphesiz bu inceliği bilmemiz, şuurlu davranmamıza vesile olacaktır.

Rabbimizin Tevfik ve inayetiyle…

#1621

Tasavvufi hayatın en kıymetli nimeti müminlerin günahlarından tövbe etmesidir. Tövbe, ibadetlerin en efdali, mükemmellik kapısının nurlu anahtarı, ilahi rızaya ulaşmanın en parlak ve latif yoludur.

#1658

Dünyanın zararı herkese değil, sadece kendisini sevenleredir.

#1661

Bizim yakınlık dairemize katılanların kalbine muhabbet tohumları ekilir. Ne var ki bazı kimseler içlerinde bulunan dünyevî kirlerinden dolayı kalplerindeki bu muhabbet tohumlarını büyütemezler.

#1661

Bizim yakınlık dairemize katılanların kalbine muhabbet tohumları ekilir. Ne var ki bazı kimseler içlerinde bulunan dünyevî kirlerinden dolayı kalplerindeki bu muhabbet tohumlarını büyütemezler.

#1682

Konya’da yetişen evliyalardan Cemal Ali Dede Hazretlerine biri sordu.

Hocam, dedi. Haksız yere bizi üzenler oluyor.

Ne yapalım?

Buyurdu ki; eden, kendine eder kardeşim.

“Yanına kâr kalmaz.”

Adam sordu; yani cezasını görür mü?

Elbette. Yanına kâr kalmaz, ya kendinden çıkar, ya çocuğundan.

Ama hocam, o kimseler saltanat sürüyorlar.

Buyurdu ki; bugün öyle ama yarın ne olacağı belli olmaz. Allah’ü Teâlâ zalimlere mühlet verir ama ihmal etmez.

#1683

Konya’da yetişen evliyalardan Cemal Ali Dede Hazretlerine,

“Huzura ermenin yolu nedir?" diye sordular.

Sabırdır, buyurdu.

Ve şöyle izah etti.

“Huzur”u bir odanın içinde kilitli farzedin. İşte o odanın anahtarı “Sabır”dır. Sabrederseniz, kapı açılır ve huzura kavuşursunuz.

 

#1683

Konya’da yetişen evliyalardan Cemal Ali Dede Hazretlerine,

“Huzura ermenin yolu nedir?" diye sordular.

Sabırdır, buyurdu.

Ve şöyle izah etti.

“Huzur”u bir odanın içinde kilitli farzedin. İşte o odanın anahtarı “Sabır”dır. Sabrederseniz, kapı açılır ve huzura kavuşursunuz.

 

#1704

Hatem-i Esam rh.a. şöyle der:

Nefsimin istekleri ayak bağım, ilmim silahım, günahım hüsranım, şeytan ise düşmanımdır. Bu sebeple nefsimin arzularına aykırı davranır, ona tâbi olmam.

#1717

Allah dostlarından Maruf-i Kerhî k.s. Hazretleri cömert insanı şöyle tarif etmiştir.

“Cömertin alameti üçtür: Allah’ın emrine uyarak verir, istemeden verir ve minnetsiz şefkat gösterir.”

#1739

İmam Gazali Hazretleri şöyle buyurmuştur: '' Ey aziz kişi, bilki bedenin her bir parçası kendisine verilen işi yapması içindir. İşini yapmaması, yapamaması onu hasta eder. İşini yarım yapmak, doğru yapmamakta rahatsızlığa yol açar. Bunlardan biri olan kalp vücudun en önemli organıdır. Onun işi Allah'ı bilmek, O’nu sevmek, insanı ibadete, kulluğa sevk etmektir. Kalp sevgi için yaratılmıştır. Bedenin bir organı olarak vücuda kan pompalamakla beraber, içinden nurani bir bağla Allah'ın emr ve letaif alemine bağlıdır. bilgi, ilim, marifetullah onunla bilinir. Marifetullah dört şeyi bilmekle olur:

Dünyayı bilmekle, ahireti bilmekle, nefsi bilmekle, Allah'ı bilmekle... bütün bu bilgi insanı kulluğa götürür. Rabbine ibadet eden bir insan yapar. Allah’ın zikrinden gafil olmamak, Allah’tan bir nefes ayrılmamak lazım gelir. Allah-ü Teâlâ hazretleri:

 ''Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım'' ( Zariat, 56)buyurmaktadır. Yüce bir iş için yaratıldık. Bu işi yapmanın ücreti ebedi bir ödül. İşi nasıl yapacağımızın rehberide Kur'an ve Resulullah (s.a.v) efendimizin işleri ve sözleri. bunlara ittiba etmeden, uymadan kulluk olmaz.) Görevimizi başarıyla tamamlayabilmemiz için en büyük desteğimiz, yardımcımız ise Allah'ın izniyle kalbimizdir. onun hikmet ve marifetiyle hayvandan ayrılırız. İnsan bu hikmet kaynağından destek alıp ibadet etmezse hayvanlıkta kalır.

#1762

Yusuf, köle pazarında mezata çıkarıldığında alıcılar arasında sıraya giren bir acuzeye sordular:

“Ey acuze, sepetinde birkaç tutam paçavradan başka bir şey yok iken, hangi cüretle Yusuf gibi bir güzele müşteri olabiliyorsun?”

O ihtiyar dedi ki, “Biliyorum ama bilinsin ki, ben de Yusuf’un güzelliğini fark etmiş olanlardan biriyim.”

#1763

Hz. Adem cennetten gelirken oradan yalnız bir şey çıkarabildi. O da aşk. Cennet yadigârı olan aşkı, bunun için lekelememek, hakkını vermek, ona hürmet etmek hepimizin borcudur.

Salâhaddin Eyyubî

#1784

Ey gafil insan! Kısacık ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etme.

#1795

Bediüzzaman diyor ki: Cihad, merteb-i şehadetin merdivenidir. Selçuklu Sultanı Alparsalan, Malazgirt harbinden önce şöyle dua etmiştir:

“Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” Sonra atına binerek askerlerine dönerek der ki:

“Biz ne kadar az olursak olalım onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olursa olsunlar, bütün Müslümanların minberlerde bizler için duâ ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer oluruz veya şehit olarak cennet’e gideriz. Ayrılmak isteyen ayrılsın. Bu gün burada Sultan yoktur. Bende ancak sizlerden biriyim

“Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır.”

Fatih Sultan Mehmet Han diyor ki:

“Bu zahmet din yolunadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”

Ebu Dücane Hazretleri, o zaman şöyle demişti:

“Biz, ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliye damarı için harb ettik. Biz, Allah ve Resulü’nün dinini tebliğ yolunda cihad etmekteyiz. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir.” 

Şaire Hz. Hansâ’ının Kadisiye savaşında dört oğluna söylediği söz:

Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi adi, basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.  Kısaca bu cihadda emir Allahtan, kumanda da Rasûlullah efendimizdendir. Başka söze ne hacet?” 

Yine Kadisiye savaşında dört oğlunu şehit veren anne şöyle diyor:

Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydet! Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdir. Bunu bana nasip eyle.

Sahabe-i Kiram’dan Hubeyb (r.a.) şehit edilmeye götürülürken söylediği şiirin sonunu şöyle bağlıyor:

“Mü’min öldürüleyim de, dünya umrumda değil. Yolum Allah’a gitsin de, şekli önemli değil.

 

#1795

Bediüzzaman diyor ki: Cihad, merteb-i şehadetin merdivenidir. Selçuklu Sultanı Alparsalan, Malazgirt harbinden önce şöyle dua etmiştir:

“Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” Sonra atına binerek askerlerine dönerek der ki:

“Biz ne kadar az olursak olalım onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olursa olsunlar, bütün Müslümanların minberlerde bizler için duâ ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer oluruz veya şehit olarak cennet’e gideriz. Ayrılmak isteyen ayrılsın. Bu gün burada Sultan yoktur. Bende ancak sizlerden biriyim

“Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır.”

Fatih Sultan Mehmet Han diyor ki:

“Bu zahmet din yolunadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”

Ebu Dücane Hazretleri, o zaman şöyle demişti:

“Biz, ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliye damarı için harb ettik. Biz, Allah ve Resulü’nün dinini tebliğ yolunda cihad etmekteyiz. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir.” 

Şaire Hz. Hansâ’ının Kadisiye savaşında dört oğluna söylediği söz:

Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi adi, basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.  Kısaca bu cihadda emir Allahtan, kumanda da Rasûlullah efendimizdendir. Başka söze ne hacet?” 

Yine Kadisiye savaşında dört oğlunu şehit veren anne şöyle diyor:

Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydet! Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdir. Bunu bana nasip eyle.

Sahabe-i Kiram’dan Hubeyb (r.a.) şehit edilmeye götürülürken söylediği şiirin sonunu şöyle bağlıyor:

“Mü’min öldürüleyim de, dünya umrumda değil. Yolum Allah’a gitsin de, şekli önemli değil.

 

#1795

Bediüzzaman diyor ki: Cihad, merteb-i şehadetin merdivenidir. Selçuklu Sultanı Alparsalan, Malazgirt harbinden önce şöyle dua etmiştir:

“Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” Sonra atına binerek askerlerine dönerek der ki:

“Biz ne kadar az olursak olalım onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olursa olsunlar, bütün Müslümanların minberlerde bizler için duâ ettikleri şu saatte kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer oluruz veya şehit olarak cennet’e gideriz. Ayrılmak isteyen ayrılsın. Bu gün burada Sultan yoktur. Bende ancak sizlerden biriyim

“Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır.”

Fatih Sultan Mehmet Han diyor ki:

“Bu zahmet din yolunadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”

Ebu Dücane Hazretleri, o zaman şöyle demişti:

“Biz, ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliye damarı için harb ettik. Biz, Allah ve Resulü’nün dinini tebliğ yolunda cihad etmekteyiz. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir.” 

Şaire Hz. Hansâ’ının Kadisiye savaşında dört oğluna söylediği söz:

Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi adi, basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.  Kısaca bu cihadda emir Allahtan, kumanda da Rasûlullah efendimizdendir. Başka söze ne hacet?” 

Yine Kadisiye savaşında dört oğlunu şehit veren anne şöyle diyor:

Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydet! Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdir. Bunu bana nasip eyle.

Sahabe-i Kiram’dan Hubeyb (r.a.) şehit edilmeye götürülürken söylediği şiirin sonunu şöyle bağlıyor:

“Mü’min öldürüleyim de, dünya umrumda değil. Yolum Allah’a gitsin de, şekli önemli değil.

 

#1798

-ABD ve Avrupa’da kedi köpek maması için yapılan yıllık harcama miktarı: 17 milyar dolar.

-Dünyadaki bütün çocuklara bir yıl boyu temel gıda maddelerini verebilmenin maliyeti: 13 milyar dolar.

-Avrupa’da parfüm için yapılan harcama miktarı: 12 milyar dolar.

-Dünya üzerinde yaşayan bütün çocuklara temel eğitim verebilmenin maliyeti: 6 milyar dolar.

Yorumu takdirlerinize bırakıyoruz.

 

#1807

Televizyon, şuurdaki son pırıltıları da yok eden; bir cehennem makinesidir.

#1812

Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.

Said-i Nursi 

#1819

Allah, küçük şeylere büyük görevler yükler, gurura kapılanlara dersi, en acizlerle verir.

Aczini öğrenmemiş miydi, bir sivrisinekten Nemrud? Kabil almamış mıydı, ilk dersi bir kargadan?

Ebabil kuşları, Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe ordusuna, küçük gagalarıyla nasıl fırlatıyordu, küçük kızgın taşları!

Ya Sevr Mağarası’ndaki olay?

Örümcek ağı ile bir çift güvercin, küfrün gözlerini etmemiş miydi kör?

#1823

Kaptan Kusto niçin Müslüman olduğunu şöyle açıklar:

“Bir buluşumun 1400 yıl önce Kur’an’da yazıldığını gördüm”

Kusto, “Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışmamasının nedenini bulduk. Ancak, bunu 1400 sene önce Kur’an-ı Kerim dosdoğru açıklıyordu. Bu bana Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu anlattı” dedi.

Kaptan Kusto’nun Müslüman olmasına neden olan olay Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatıyor:

Furkan Suresi 53. ve 54. ayetler

“Birinin suyu tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki deryayı salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir set koyan Allah’dır. İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O’dur. Rabbin her şeye kadir’dir.  

 

#1851

Hıristiyan dünyasının taassub bulutlarıyla gölgelendiği kara günlerde, her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitap İncil’i tahrif etmek için adeta büyük bir yarış halindedirler. Her önüne gelen yeni bir İncil yazmakta ve mukaddes kitap, şahsî fikirlere göre değişmektedir. Sayısı yüzleri bulan birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hale gelir ve İznik’te toplanan bir heyetin uzun süren bir çalışması sonucunda, o ana kadar yazılmış bulunan İnclilerden dört tanesi hariç diğerleri yasaklanır.

Ancak bu yasaklanan İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilan edilir.

Papa 1. Celasyüs tarafından yasaklanan bu İncil Havarilerin en eski talebelerinden biri olan Barnaba’ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliği sahip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır.

Yasaklanan İnciller, büyük bir hızla toplatılır. Bir kısmı ise çok ağır cezalardan korkan halk tarafından imha edilir. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şeyi göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Bu İncil daha sonra Viyana’daki imparatorluk kütüphanesine ulaştırılarak İngilizceye çevrilir.

Fakat kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları, imha edilmek üzere toplanır. Ancak kilisenin bütün gayretleri boşa gidecektir. Çünkü İnciller imha edilirken 2 tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Britanya Müzesi’ne, diğeri Amerikan Kongresi kütüphanesine götürülür.

İnciller gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman generale nasip olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil’in mikrofilmlerini gizlice çekerek, Pakistan’a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan’daki Begüm Aisha Bawany Vakfı (173) tarafından kitap haline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Mikrofilmler banyo edilince, Barnaba İncili’nin geçirmiş olduğu bu büyük maceranın hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber (a.s.m) Efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını mübarek ismiyle ilan etmektedir. Batı dünyasının Asr-ı Saadet münafıklarına has olan bir inat ve gayretle bu İncil’i yok etmeye çalışması, gerçekten de son derece ibret vericidir. Barnaba İncil’i tahrip edilmiş olmasına rağmen, hakikatlerin bir kısmını muhafaza etmektedir. Yazımızın bundan sonraki bölümlerini, Barnaba İncilinden aynen alınan paragraflarla sürdürüyor ve Peygamber (a.s) Efendimizin hakkaniyetini, bir de bu eserden dinliyoruz. Eserin 44. sayfasında Hz. İsa (a.s) kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, havarilerine şöyle tarif etmektedir:

Size söylüyorum, Allah’ın Resulü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu dakik ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile adalet ve acıma hissi ile nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenab-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin üç katını ona vermiştir. O, bu dünyada geldiğinde saadet devridir. Buna inanınız. Bütün peygamberlerin, Allah’ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben de onu gördüm. Onu görünce ruhum teselli ile doldu. Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Eğer ben bu muradıma erersem, Allah’ın mübarek bir kulu ve büyük bir peygamberi olacağım. Ve Hz. İsa (a.s) bunu söyledikten sonra Allah’a şükretti.“ Hz. Peygamber çok önceleri ona “Ey Muhammed” diye hitap ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsa (a.s) ve Barnaba İncil’i O’nu en büyük peygamber olduğunun inkâr edilmez bir delilidir. Yine aynı eserde Hz. İsa (a.s) bir kadının “Beklenen Mesih sen değil misin?” sorusuna şu cevabı vermektedir. -”Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş bir kurtarıcı bir peygamberim. Lakin benden sonra Allah tarafından bütün âleme Muhammed adında bir resul gönderilecektir. Allah, bu kâinatı, onun için yaratmıştır” (274) demiştir. Yine Barnaba İncil’inde Hz. İsa (a.s): “Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim” (275) demektedir. Yine Hz. İsa (a.s), Peygamber (s.a.v) Efendimizin bizzat mübarek ismini söyleyerek “Hz. Muhammed (s.a.v) Arap yarımadasında zuhur edecek. Putları ve putlara tapanları te’dip edecektir” (276) demektedir.

“Ey mualim, dünyaya geleceğinden bahsettiğiniz o zat kimdir?” sualine Hz. İsa (a.s): “O,Muhammed Resulullahtır” (277) cevabını vermiştir.

“Bununla beraber ben size kati olarak söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır.
Çünkü gitmezsem tesellici size gelmez.” (278)

Tahrif edilmiş, yani kasıtlı olarak değiştirilmiş olan İncilerden alınan yukarıdaki ifadeler, bu mukaddes kitabın tahrif edilmeden önce Peygamber (s.a.v) Efendimize ait delillerle dolu olduğunu ispat etmektedir. Evet, Peygamberimizin (s.a.v) hakkaniyetine bazen ay, bazen güneş şahadet etmiş, bazen ise taşlar ve ağaçlar delil olmuştur. Elbette Kur’an’ın haricindeki mukaddes kitaplar da o Zattan (s.a.v) bahsedecek ve bu gerçeği göstermek istemeyen münafıklar, ne kadar tahrif ederlerse etsinler, o muhteşem hakikatleri izleyemeyeceklerdir. (279)
 

 

#1861

Bediüzzaman Said Nursi “Besmelenin sırlarını” açıklarken, birinci sır’da, gözlerden kaçan çok, önemli bir inceliğe dikkat çeker. O da Besmele’de yer alan, Allah, Rahman ve Rahim isimlerinin hem manaları, hem de diziliş sıralarıyla ortaya koydukları ince ve derin sır.

Allah ismi, bütün ilahi isimleri ve sıfatları içine almaktadır. Rahman, “Bütün canlılara merhamet ederek onların rızıklarını veren ve her türlü ihtiyaçlarını gören, “manasına gelir. Rahim ise, “Allah’ın, mü’minleri lütfuyla cennete, kâfirleri adliyle cehenneme koymasını” ifade eder.

#1878

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: “Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz`in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu`ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz`den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı`nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz`in birleştiği Mendep Boğazı`nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik. “

 

Kaptan Cousteau`yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kuran`da 14 asır önceden söylenmiştir. çıplak gözle algılanamayan ve suyun algılanan özelliklerine ters gibi gözüken bu özellik, ilk olarak Arap Yarımadası`nın denizcilikle ilgisi olmayan insanlarına açıklanmıştır.

 

Birleşen denizlerin karışmaması ile ilgili bu olgu, Allah`ın Evren`deki çeşitliliği mükemmel planlamasının bir örneğidir. Evren`in neresine bakarsak bakalım insanların yüzlerinden, kelebeklerin, çiçeklerin yüz binlerce çeşidine kadar Allah`ın harika ve çok çeşitli sanatlarına tanıklık etmekteyiz.

 

Denizlerin arasındaki engel, denizlerin altındaki hayatın daha renkli olmasına katkıda bulunmaktadır.

Denizler altındaki hayatın çeşitliliğinde Kuran`ın dikkat çektiği özelliğin önemli bir yeri vardır. “Yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel özellik sayesinde komşu denizlerin suları karışmamaktadır. Böylece komşu denizler farklı yoğunluk, farklı tuz oranı ve farklı yapılar arz etmektedir. Bu farklı ortamlar, farklı canlıların yaşaması için elverişli ortamlar oluşturmaktadır. Bu sayede denizaltı yaşamı balıklardan, bitki örtülerine ve mikro canlılara kadar daha da büyük bir çeşitliliğe sahip olmaktadır. Çok rahat karışabilen bir özellik gösteren su, Allah`ın denizlerin altında işlettiği fiziksel kanunlarla bir duvara dönüşebilmekte ve bu özelliğiyle canlıların çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Güçlü dalgalar, kuvvetli akımlar suya bu özelliğini kaybettirmemekte, denizlerin altındaki engel bunlara rağmen görevlerini yerine getirmektedir. Kuran`ın dikkat çektiği denizlerdeki bu özellik, hem Peygamberimiz`in döneminde bilinmeyen bir bilgiyi açıklamakla mucize oluşturmakta, hem de Allah`ın her şeyi nasıl ince bir planla ayarladığına dikkatimizi çekmektedir.

 

#1888

Allah’ı unutmayın, sonra size merhametiyle nazar etmez.

Hz. Osman r.a.

#1894

Ey aziz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbine musallat olan ve onu Allah’a ibadetten alıkoyan hastalıkları ondan uzaklaştırmak, mutlaka yapılması gereken pek mühim bir iştir. Ta ki kalp, onlar sebebiyle Mukallib’inden (kalpleri evirip çeviren Allah tealâ) uzaklaşmasın ve O’na dost olmanın manevî neşesiyle dolup mesrûr olsun.

Bahsedilen hastalıklar dört çeşittir:
Birincisi; rızık konusudur ve onu elde etmek için gösterilen aşırı endişeler ve gayretlerdir. Hâlbuki bunun tedavisi tam tevekküldür.
İkincisi; hatıra gelen şeyler ve korkulardır ve bunları elde etme etme isteğiyle hukuka aykırı girişimlerdir. Bunun tedavisi, ancak işleri Allah’a ısmarlamaktır (tefviz.)
Üçüncüsü; başa gelen şiddet ve musibetlerdir. Bunun ilacı ancak sabırla hâsıl olur.
Dördüncüsü; kaza ve kaderdir ve bunların çeşitli şekillerde tezahüründen başa gelen kederlerdir. Bunun tedavisi olanlara rızâ göstermekledir.
Rızık hususunda tevekkül edip korku ve endişe zamanlarında işi Allah’a ısmarlayan ve zorluklara sabredip kazaya razı olan kulun kalbi sâfî olup huzûr ve sükûna erer. Ârif ve kâmil olup her murâdını alır.
Bu dört hastalığın tedavisi ve ilacı şu dört asıldır ki; bunlar tevekkül, tefviz, sabır ve rızâdır.

#1904

Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker buyururdu ki:
İnsanların en akıllısı, dünyaya gönlünü kaptırmayanlardır. En zengini de kanaat edenlerdir.
Başkalarının almak istemediği malın satıcısı sen olma!
Herkesin yemeğinden yeme! Fakat herkese yemek yedir!
Günah olan bir şeyde kendine karşı sert ol!
Başkalarına iyilik yaptığın zaman kendine iyilik yaptığını bil.
Allah-ü Teâlâ’nın sevgili kulları ile oturup kalkmada, Allah-ü Teâlâ’yı hatırından çıkarma!

 

#1953

Fizik kanunları, yüksekten düşen bir cismin ağırlığı sebebiyle gittikçe hızlanacağını söyler. Böylece, kilometrelerce yukarıdan dökülen yağmur suları dünyaya birer mermi gibi inmeli değil mi idi? Bir sağnak yeryüzünde ne var ne yoksa tahrip etmeli, kafataslarımızı delip, beyinlerimize işlemeli değil mi idi? Hâlbuki sadece ve sadece “Allah’ın rahmet sıfatının bir çeşit tecellisi olduğu için” göklerden inen yağmur damlaları bizi okşarcasına akar gider ve ölüm yerine hayat, felaket yerine bereket getirir. Siz istediğiniz kadar yağmurun havaya sürtünmesi ile hızını kaybettiğini iddia edin durun, damdan başımıza bir kova dökülsün, bakalım sürtünme tesiriyle hızını kaybediyor mu kaybetmiyor mu?..

Aslında dediğimiz kanunu da koyan O değil mi?

#1953

Fizik kanunları, yüksekten düşen bir cismin ağırlığı sebebiyle gittikçe hızlanacağını söyler. Böylece, kilometrelerce yukarıdan dökülen yağmur suları dünyaya birer mermi gibi inmeli değil mi idi? Bir sağnak yeryüzünde ne var ne yoksa tahrip etmeli, kafataslarımızı delip, beyinlerimize işlemeli değil mi idi? Hâlbuki sadece ve sadece “Allah’ın rahmet sıfatının bir çeşit tecellisi olduğu için” göklerden inen yağmur damlaları bizi okşarcasına akar gider ve ölüm yerine hayat, felaket yerine bereket getirir. Siz istediğiniz kadar yağmurun havaya sürtünmesi ile hızını kaybettiğini iddia edin durun, damdan başımıza bir kova dökülsün, bakalım sürtünme tesiriyle hızını kaybediyor mu kaybetmiyor mu?..

Aslında dediğimiz kanunu da koyan O değil mi?

#1957

Allah-ü Teâlâ kulunun farz borçlarını ödemedikçe, o farzla ilgili nafilelerini kabul etmez.

#1960

Kalpleri (gönülleri) Hak Teâlâ’dan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, büyük felakettir. Aynı şeker hastalarına verilen tatlılar, helvalar gibi.

#2016

Bir din aliminin devlet adamlarının kapısına gitmesi Allah'ın en kızdığı şeydir.

İmam Evzaî







Etiketler